Hamilelik dönemi ve annelik ile ilgili aydinlatici bilgiler. Normal doğum, sezeryan doğum, suda doğum görüntüleri. Epidural, spinal anestezi videoları.
Vajinit kadının vajinasının iltihabıdır. Kadınların üçte bir kadar çoğunluğu hayatlarının bir döneminde vajinit belirtileri gösterecektir. Vajinit her yaştaki kadınları etkiler, ancak üreme çağlarında en sıktır. Pek çok olası etken vardır ve tedavinin tipi etkene bağlıdır. Bu bölümde;
Kadının vajinasından az miktarda berrak veya bulanık beyaz sıvı akışı normaldir. Bu dokuyu ıslak ve sağlıklı tutar. Vajina bakteriler ve mantarlar gibi çeşitli organizmaları denge halinde barındırır, böylece normal işlev görebilir. Bazı faktörler vajinanın bu normal dengesini bozabilir:
Normal dengedeki bir değişiklik mantarların veya bakterilerin artmasına izin verebilir ve vajinite neden olur. Bu vajinanın epitelinin iltihaplı hale gelmesine yol açar. Vajinit kaşıntı, kötü koku veya bol miktarda akıntıya yol açabilir.
Herhangi bir anormal akıntı, yanma veya kaşıntı gibi durumda hemen doktorunuza başvurunuz.
Tanı
Vajinit tanısı için doktorunuz vajinanızdaki akıntıdan bir örnek alacak; mikroskop altında inceleyecek veya kültüre gönderecektir. Doktorunuz ayrıca başka testler isteyebilir. Testlerin sonuçlarının doğru olmasını garantilemek için doktorunuzu görmeden önce vajinal duş almayınız; herhangi bir vajinal ilaç veya spermisit kullanmayınız.
Tedavi
Tedavi vajinitin etkenine göre yapılır. Tedavi ağızdan alınan hap veya vajinaya uygulanan bir krem, tablet veya jel ile olabilir. Bazı durumlarda eşinize de tedavi verilebilir.
Akıntı veya diğer belirtiler ilaçlarınızı bitirmeden ortadan kalksa bile, doktorunuzun talimatlarına aynen uymanız önemlidir. Belirtiler kaybolsa da, enfeksiyon hala mevcut olabilir. Tedaviyi erken bırakmak belirtilerin geri dönmesine neden olabilir. Tedavi tamamlandıktan sonra belirtiler tekrarlarsa doktorunuzu görünüz. Farklı bir tedaviye gerek olabilir.
Vajinit Tipleri
Mantar Enfeksiyonu:
Mantar enfeksiyonu kandidiyaz olarak da bilinir. En sık görülen vajinal enfeksiyon tiplerinden biridir.
Etken: Candida denen bir mantar tarafından oluşturulur. Bu normal vajinada az sayıda bulunur. Ancak, bakterilerin ve mantarların vajinadaki dengesi değiştiğinde, mantarlar fazlaca çoğalabilirler ve belirtilere yol açabilirler.
Bazı antibiyotik tipleri mantar enfeksiyonu riskinizi artırırlar. Antibiyotikler mantarları kontrol altında tutan normal vajinal bakterileri öldürür; böylece mantarlar aşırı çoğalabilirler. Bir kadın gebe ise veya diyabeti (şeker hastalığı) varsa mantar enfeksiyonu olması olasılığı daha fazladır. Mantarların aşırı büyümesi ayrıca vücudu hastalıklardan koruyan bağışıklık sistemi iyi çalışmıyorsa da olabilir. Örneğin, insan immünyetmezlik virüsü (HIV) ile enfekte kadınlarda mantar enfeksiyonları ciddi olabilir. Tedavi ile bile geçmeyebilirler veya sık sık tekrarlayabilirler. Pek çok olguda ise mantar enfeksiyonunun nedeni bilinmez.
Belirtiler: Mantar enfeksiyonunun en sık belirtileri kaşıntı ve vajinanın dışarısındaki vulva diye adlandırılan alanın yanmasıdır. Yanma idrar yaparken veya cinsel ilişki ile daha kötü olabilir. Vulva kızarık ve şişmiş olabilir. Vajinal akıntı genellikle beyaz, topak halindedir ve kokusu yoktur. Mantar enfeksiyonu olan bazı kadınlar akıntıda artma veya değişiklik farkederler. Bazıları ise hiç akıntı fark etmezler.
Tedavi: Mantar enfeksiyonları vajinaya ilaç yerleştirerek veya hap yutarak tedavi edilebilir. Çoğunluk olguda erkek cinsel partnerlerinin tedavisi gerekli değildir. Şunlar olursa doktorunuzu mutlaka görmeniz gerekir:
Bazen bir kadın aslında başka bir problemi varken mantar enfeksiyonu olduğunu düşünebilir. Tıpkı mantarlar gibi kaşıntı ve yanmaya sebep olan çeşitli durumlar vardır. Başka bir sebep varsa, kadın mantar enfeksiyonu için ilaç alıyorsa, asıl sebebi bulmak daha zor olabilir.
Ne Yapabilirsiniz?
Vajinit olma riskini azaltmak için yapabileceğiniz bazı şeyler vardır:
Bakteriyel Vajinoz:
Etken: Bakteriyel vajinoza sebep olan bakteriler vajinada doğal olarak bulunurlar. Bakteriyel vajinoz bu bakterilerin aşırı çoğalması ile oluşur.
Belirtiler: En önemli belirti kuvvetli balıksı bir kokusu olan artmış akıntıdır. Koku adet döneminiz sırasında veya cinsel ilişkiden sonra daha fazla olabilir. Akıntı genellikle ince ve koyu veya mat gridir, ancak yeşilimsi renk de alabilir. Kaşıntı sık değildir, ancak çok fazla akıntı varsa mevcut olabilir.
Tedavi: Bakteriyel vajinozu tedavi etmede çeşitli farklı antibiyotikler kullanılabilir, ancak en sık kullanılan iki tane vardır: metronidazol ve klindamisin. Bunlar ağız yoluyla alınabilirler veya tablet, krem veya jel şeklinde vajinaya yerleştirilebilirler.
Metronidazol ağız yoluyla alındığında bazı hastalarda yan etkilere sebep olabilir. Bunlar bulantı, kusma ve idrar renginde koyulaşma olabilir, şiddetli bulantı ve kusma yapabilir. Metronidazol kullanırken alkol almayınız, bu kombinasyon
Sıklıkla kadının cinsel partnerini tedavi etmeye gerek yoktur. Ancak, kadında tekrarlayan enfeksiyonlar varsa partnerin tedavisi yararlı olabilir.
Bakteriyel vajinoz sıklıkla tekrarlar. Uzun-dönem veya tekrarlayan tedaviler gerektirebilir. Vakaların çoğunluğunda tedavi zamanında işe yarar. Bazen bakteriyel vajinoz tekrar tekrar oluşuyorsa bu bir CYBH sahibi olduğunuz anlamına gelebilir. Doktorunuz size başka enfeksiyonlar için testler yapabilir.
Trikomoniyazis:
Etken: Trikomoniyazis mikroskopik parazit olan Trikomonas vajinalis tarafından oluşturulan bir durumdur. Cinsel ilişki yoluyla yayılır. Trikomoniyazisi olan kadınlar diğer CYBH ile enfeksiyon aşısından artmış risktedir.
Belirtiler: Trikomoniyazis belirtileri sarı-gri veya yeşil bir vajinal akıntıyı içerir. Akıntının balıksı bir kokusu olabilir. Vulvanın yanma, tahriş, kızarıklık ve şişmesi olabilir. Bazen idrar yaparken acı olabilir.
Tedavi: Trikomoniyazis genellikle ağızdan alınan tek doz metronidazol ile tedavi edilir. Bu ilacı aldıktan sonra 24 saat boyunca alkol içmeyiniz, çünkü bulantı ve kusmaya sebep olabilir. Enfeksiyonun tekrarlamasını önlemek için cinsel partnerler tedavi edilmelidir.
Atrofik Vajinit:
Bu durum bir enfeksiyon tarafından oluşturulmaz, ancak akıntı ve vajinal tahriş yapabilir. Emzirme sırasında veya menopozdan sonra olduğu gibi kadın hormon düzeyleri düştüğü herhangi bir zamanda oluşabilir. Belirtiler kuruluk ve yanmayı içerir. Atrofik vajinit vajinal krem, halka veya tablet olarak uygulanabilen östrojen ile tedavi edilir. Suda-çözünür bir kayganlaştırıcı da ayrıca cinsel ilişki sırasında faydalı olabilir.
Sonuç olarak; herhangi bir anormal akıntı veya yanma ya da kaşıntı gibi vajinit belirtileri görür görmez doktorunuza başvurunuz. Vajinit rahatsızlık yaratmasına karşın, etken bulunduktan sonra hemen her zaman tedavi edilebilir.
Terimler Sözlüğü
Bakteriyel Vajinoz: Normal olarak vajinada bulunan bir grup organizmanın aşırı çoğalmasının oluşturduğu bir çeşit vajinal enfeksiyon.
Kandidiyaz: Mantar enfeksiyonu veya moniliyaz da denen, Candidanın (vajinada normal olarak bulunan bir mantar) aşırı çoğalmasının neden olduğu bir vajinit çeşidi.
Klindamisin: Pek çok diğer enfeksiyon çeşitlerinin yanı sıra, belli vajinit tiplerini tedavide kullanılan bir antibiyotik.
Östrojen: Yumurtalıklar tarafından üretilen ve rahimin iç tabakasının gelişimini uyaran bir kadın hormonu.
İnsan İmmünyetmezlik Virüsü (HIV): Vücudun bağışklık sisteminin belirli hücrelerine saldıran ve edinilmiş immün yetmezlik sendromu (AIDS) oluşturan bir virüs.
Metronidazol: Bazı vajinal ve karın enfeksiyonlarını tedavide kullanılan bir antibiyotik.
Cinsel Yolla Bulaşan Hastalık (CYBH): Cinsel temas ile yayılan hastalıkları ifade eder. Klamidya enfeksiyonu, gonore (belsoğukluğu), genital siğiller, herpes (uçuk), sifiliz (frengi) ve edinilmiş immün yetmezlik sendromu (AIDS) etkeni insan immünyetmezlik virüsü (HIV) enfeksiyonu gibi.
Spermisitler: Spermi etkisiz hale getiren kimyasal maddeler. Kremler, jeller, köpükler ve fitiller (süpozituvar) şeklinde bulunurlar. Bazı prezervatifler spermisitlerle kaplanmıştır.
Vulva: Kadın dış genital bölgesinin dudakları.
Etiketler: vajinit, vajinit tipleri, antibiyotik, mantar enfeksiyonu, bakteriyel vajinoz, trikomoniyazis, kandidiyaz, klindamisin, Östrojen, hiv, spermisitler, vulva,
Kaynak: http://www.etlikdogumevi.gov.tr/
Adet gören kadınların yarısından fazlasının kanamalarının ilk bir iki günü ağrısı olmaktadır. Genelikle bu ağrı hafiftir. Bazen günlük aktivelerini kısıtlayacak kadar şiddetli olabilir. Bu şiddetli ağrı dismenore olarak adlandırılır.
Adet döngüsü vajinal kanamanın ilk günü ile başlar ve bir sonraki vajinal kanama zamanına kadar sürer. Bu süre ortalama 28 gündür, bu döngü boyunca ağrı yaygın bir problemdir ve çoğu kadında tedavi edilebilir. Adet dönemi hormonları (östrojen ve progesteron) yumurtalıklar tarafından üretilir. Bu hormonlar rahim duvarında muhtemel gebeliğe hazırlayacak değişikliklere neden olur. Ortalama 14. günde yumurta yumurtalıktan (over) atılır, bu olay ovulasyon (yumurtlama) olarak adlandırılır. Ardından yumurta fallop tüpünde ilerler, burada sperm tarafından döllenebilir ve döllenirse birleşmiş olan yumurta ve sperm fallop tüpü boyunca ilerler, rahime yapışır ve gebelik oluşur. Eğer yumurta döllenmezse hormon seviyeleri azalır ve bu uyarı adet döngüsünü başlatan kanamaya neden olur. Bazı kadınlarda bu adet kanamaları hafif kramplara, bazılarında şiddetli ağrılara neden olur.
Mensturel Ağrının Nedeni
Rahim bir kas dokusudur, tüm kaslar gibi kasılır ve gevşer. Kanama süresince daha şiddetli kasılır ve ağrı olarak hissedilir.
Prostaglandinler rahim tarafından üretilen kimyasal maddelerdir. Prostaglandinlerin etkisi ile rahim kasları kasılır. Kanama öncesinde bu maddelerin düzeyi artar. Döngü başında prostaglandin düzeyleri yüksektir. Mensturasyon (adet kanaması) sırasında düzeyleri azalır, bu durum ağrının neden ilk birkaç günden sonra azalma eğiliminde olduğunu açıklar.
Dismenore Bulguları
Dismenore Tipleri
Primer (birincil) ve sekonder (ikincil) olmak üzere iki tip dismenore vardır.
Primer Dismenore:
Primer dismenore prostaglandinlerin doğal üretimi sonucu oluşan pelvik ağrıdır.
Bu genellikle ilk adet siklusları sırasında başlar ve çoğu olguda ağrı atakları yaşlanmayla daha az ağrılı hale gelir. Bazen ağrılar doğum sonrasında azalabilir.
Sekonder Dismenore:
Sekonder dismenore doğal prostaglandin salınımına bağlı oluşan ağrılar dışındaki ağrılardır. Primer dismenoreye göre daha geç yaşlarda başlar. Sekonder dismenorede ağrılar normal kramplardan daha uzun sürer. Mensturasyon başlamadan ağrılar başlayabilir ve periyod sırasında daha da şiddetlenip bittikten sonra da devam edebilir. Sekonder dismenorenin en sık nedenlerinden bazıları endometriozis ve myomlardır.
Endometriozis uterusun iç tabakasının overler ve fallop tüpleri gibi uterus dışı dokularda yer almasıdır. Bu dokular bulundukları yerde aylık hormonal değişikliklere cevap vererek kanar ve dökülür. Uterus ve vajina dışında olan bu kanama özellikle periyod öncesinde olmak üzere, periyod sırasında ve sonrasında da ağrıya neden olabilir.
Myomlar uterus dışında içinde ve duvarında gelişebilen iyi huylu kas tümörleridir. Bu tümörler kanser değildir fakat ağrıya ve şiddetli menstruel kanamaya neden olabilir.
Tani:
Dismenorenin nedeni hastanın semptomları (bulgu) ve adet dönemlerini içeren tıbbi hikayesi ve pelvik muayenesi ile saptanabilir. Bunların sonuçlarına dayanarak rahim ağzından sürüntü alaınması (smear), laboratuvar testleri ve ultrason muayenesi gibi bazı ek testler istenebilir. Bazı olgularda laparoskopi olarak adlandırılan cerrahi işlem uygulanabilir. Bu işlemde göbekten küçük bir kesi yapılır ardından laparoskop olarak adlandırılan ışıklı ince bir boru şeklindeki alet ile karın içine girilir. Laparoskop doktorun pelvik organları incelemesini sağlar. Laparoskopi genellikle genel anestezi ile hastane koşullarında yapılır. Bazen dismenore nedeni bulunabilirken sıklıkla etken tanımlanamaz.
Tedavi:
Dismenorenin tedavisi ilaçları ve ağrıyı azaltan teknikleri içerir. Doktor tarafından kasları gevşeten hormonal tedavi veya ilaç tedavisi önerilebilirken bazı olgularda cerrahi işleme gerek duyulabilir.
İlaç tedavisi:
Nonsteroid anti inflamatuarlar olarak adlandırılan ilaçlar prostoglandin üretimini baskılar. Böylece krampların şiddeti azalır. Bu ilaçlar bulantı ve kusma gibi yakınmaları da önleyebilir. İbuprofen ve naproksen gibi nonsteroid antiinflamatuar ilaçların çoğu reçetesiz alınabilir. Bu ilaçlar siklusun ilk günü alınırsa daha etkili olur. Genellikle bir iki gün almak yeterlidir ve beraberinde alkol almaktan kaçınılmalıdır. Kanama bozukluğu, karaciğer hastalığı, mide hastalıkları ve ülseri olan hastalar tarafından kullanılmamalı veya dikkatle kullanılmalıdır.
Hormonal kontrosepsiyon:
Doğum kontrol hapları, deriye yapıştırılan bantlar ve vajinal halka gibi hormonal kontrasepsiyon yöntemleri ağrıyı azaltır. Bazı vakalarda hormonal rahim içi araçlar önerilebilir. Bu hormonlar rahimden üretilen prostoglandin düzeylerini azaltarak kasılmaları, kanamayı ve ağrıyı, ayrıca myom ve endometrozis gelişimini azaltır. Ancak tedavinin kesilmesiyle bunlar tekrar büyüyebilir.
Cerrahi:
Myomlar ağrıya neden olursa rahimi besleyen damarların özel yöntemlerle kanlanmasının durdurulması yöntemi önerilebilir. Endometriozis tedavisinde laparoskopi önerilebilir. Rahim dışında büyüyen ancak rahimin iç tabakasından köken alan doku bölgeleri laparoskopi veya ameliyat ile yok edilebilir.
Şiddetli olgularda rahim alınabilir, bu tedavide son seçenektir.
Diğer tedaviler: Bunlar ağrıyı hafifleten fakat önlemeyen tedavilerdir.
Sonuç olarak menstruel periyod sırasında ağrı kadınlarda yaygın bir sorundur. Bu ağrıların çoğu hafiftir ve reçetesiz alınabilen ilaçlarla tedavi edilebilir. Bazen bu ağrılar çok şiddetli olabilir ve ek tedaviler gerekebilir. Eğer 2-3 günden daha uzun süren menstruel kramplar varsa doktora danışılmalıdır.
Etiketler: sancılı adet görme, dismenore, mensturel ağrı, primer dismenore, sekonder dismenore, myom,
Kaynak: http://www.etlikdogumevi.gov.tr/
Yumurtlama Tedavisi (Ovulasyon İndüksiyonu)
Yumurtlama ilaçları ile kadınların yaklaşık % 80′ninde yumurtlama sağlanabilir. Bunların da yaklaşık yarısı doğuma kadar ulaşabilir. Normalde bir kadında her adet döneminde (yani her siklusta) temel olarak hormonların yönettiği karmaşık bir olaylar zinciri yaşanır. Bu zincir aynı zamanda hassas bir zincirdir ve bir çok faktörün bir arada, uyum içinde çalışmasını gerektirir.
“Ovülasyon indüksiyonu (yumurtlama tedavisi)”, verilen ilaçlar ile yumurtlamanın uyarılmasını, yumurtlama sayısının arttırılmasını ve bu şekilde gebe kalma olasılığını yükseltmeyi amaçlayan yöntemleri içerir. Yumurtlamanın olmadığı veya düzensiz olduğu kadınlarda kullanılabildiği gibi infertilite nedeni açıklanamayan hastalarda veya erkeğe ait nedenlerle ortaya çıkan durumlarda da kullanılabilir.
Yumurtlama Tedavisi (Ovulasyon İndüksiyonu) Nasıl Uygulanır?
Yumurtlama tedavileri ya da diğer adıyla ovulasyon indüksiyonunda kullanılan çok sayıda ilaç vardır. Temel amaç önceden problemli olan ovulasyonu sağlamak, ovulasyonu düzenlemek ve sayısal olarak yumurtaların artması ile de gebelik şansını yükseltmektir. Ancak gebelik için sadece yumurta sayısı değil yumurta kalitesi de önemlidir. Ovulasyon indüksiyonunda kullanılan ilaçlar; farklı dozlarda, farklı kombinasyonlarda diğer ilaçlarla birlikte ve değişen sürelerde kullanılır. Olgun yumurtalar elde etmek için birtakım ilaçlar kombine olarak kullanılır. Her hastanın kişisel özelliklerine göre değişik ilaç rejimleri kullanılır. Ancak, çoğu rejimler aşağıda adı geçen ilaç gruplarını içerir.
Genel olarak kullanılan ilaçlar;
1) GnRH Analogları
Günlük veya tek doz yapılan enjeksiyonlar ile burun spreyi şeklinde uygulanan ilaçlardır.
Bu ilaçlar down regulation dediğimiz, hipofiz bezinin doğal olarak FSH ve LH üretimini kısarak, olgunlaşmakta olan folliküllerin erkenden bozulmalarını önlerler.
Yan etkileri arasında lokal cilt reaksiyonları (kızarıklık v.b.), baş ağrısı, sıcak basmaları ve ruh hali değişiklikleri sayılabilir. Tüm yan etkiler ilaç kesildikten bir süre sonra düzelir. Eğer bu ilaçları kullanırken adetiniz iki haftadan daha fazla gecikirse gebelik testi yaptırmanız gereklidir.
2) Menotropinler:
FSH ve LH hormonlarını beraber içerek günlük enjeksiyonlarla follikül gelişimini uyaran ilaçlardır. Avantajı follitropinlere göre daha ucuz olmasıdır.
3) Follitropinler:
İçlerinde yalnızca FSH bulundurup çok ileri teknolojiler kullanılarak (DNA rekombinasyonu ile) üretilirler. Laboratuar ortamında doku kültürlerinde oluşturulurlar. Menotropinlere göre daha yeni ilaçlardır. Follitropinlerin her ampulerindeki ilaç dozları standarttır ve kısa iğnelerle cilt altı (subkutan), uzun iğnelerle kas içine (intramusküler) enjeksiyonla kullanılabilirler. Son derece etkili tedavi sağlamalarına rağmen dezavantajları pahalı olmalarıdır. Recombinant saf (pür) LH içeren cilt altına iğne yapma şeklinde uygulanan ve yumurtalık gelişimini sağlayan diğer bir follitropin grubuda mevcuttur.
4) hCG hormonu:
Yumurtaları çatlatma amacıyla yumurta toplama işleminden 34-36 saat önce uygulanır. Bu hormonun etkisi büyümüş folliküller içerisindeki yumurtaları olgulaştırarak döllenmeye hazır hale getirmek ve aynı zamanda progesteron salgılanmasını başlatmaktır.
5) Doğal progesteronlar:
Yumurta toplanmasından sonra uygulanırlar. Alternatif olarak, günlük progesteron enjeksiyonları da kullanılabilir. Doğal progesteronların hepsinin amacı endometrium denen rahmin iç duvarını embriyoların yuvalanmasına hazırlamaktır. Bazen ek olarak hormonal destek olarak hCG enjeksiyonları da kullanılabilir. Görülebilen yan etkileri; göğüslerde hassasiyet, baş ağrısı, bulantı, sıvı tutulması, halsizlik, ruh halinde değişiklik, depresyon, vajinal kullanımda ise bunlara ek olarak vajinal kaşıntı ve irritasyondur. Eğer daha önceden damarda kan pıhtılaşması, emboli ya da tromboflebit yaşadıysanız doktorunuza bu konuyu tekrar hatırlatınız.
6) GnRH antagonistleri:
Günümüzde GnRH analoglarının yerine kullanılmak üzere geliştirilen ilaçlardır. Ovulasyon indüksiyonu, kullanılan tedavi protokolüne göre değişebilen bazı takipleri gerektirir. Belirli adet günlerinde laboratuar tetkikleri ve düzenli follikül takibi (follikülometri) yapılır. Çünkü her kişinin ovulasyon indüksiyonuna verdiği yumurtlama yanıtı farklıdır. Bazen bir tedavi protokolü başlanır. Yumurtlama cevabı yeterince alınamaz. Bu durumda ilaç protokolü değiştirilerek tedaviye devam edilebilir. Bu nedenle tedavi protokolü, ilaç dozları ve kullanılacak yardımcı üreme tekniği kişiden kişiye farklılık gösterir. Bazen aşırı cevap alınabilir ki bu duruma “Ovaryan Hiperstimülasyon Sendromu (OHSS)” denir. OHSS’de durumun şiddetine göre tedavi gerektirebilen istenmeyen bir durumdur.
Etiketler: yumurtlama tedavisi, doğal progesteronlar, progesteron, hCG hormonu, follitropin, menotropin, GnRH, ovulasyon indüksiyonu
Kaynak: http://www.etlikdogumevi.gov.tr/
Tekrarlayan gebelik kaybı veya tıbbi literatürdeki ismiyle “Habituel abortus” veya eski Türkçe ile “Mükerrer düşükler” ; gebeliğin ilk üç ayında ard arda en az üç kez ortaya çıkan ve kendiliğinden olan düşüklere verilen addır.
Çiftlerin yaklaşık %2′ sinde bu sorun vardır. Bu durumun tanı ve tedavisi üremeyle ilgilenen tıp dallarının en güç konularından birini oluşturur.
Düşük (abortus), gebeliğin en sık rastlanan komplikasyonudur. Aslında bazı aylarda kadınlar daha gebe olduklarını bile farkına varmadan, adet kanaması ile “sessiz düşük” yapabilir. Yani her döllenme, sağlıklı gebelikle sonuçlanmaz. Bazen döllenme olur, fakat döllenme ürünü rahim içine yerleşmez ve sessizce, adet kanaması ile birlikte düşer. Bu durum sadece gebelik testleriyle anlaşılabilir. Biz buna “kimyasal gebelik” diyoruz.
Tekrarlayan Düşük Sebepleri
1. Uterus (rahim) yapısal bozuklukları ve serviks (rahim ağzı) yetersizliği
2. Endokrin (hormonal) bozukluklar
3. Enfeksiyonlar
4. Kromozomal bozukluklar
5. Otoimmün hastalıklar (bağışıklık sistemi hastalıkları)
6. Çevresel ve diğer faktörler
olarak sıralayabiliriz.
Her birini ayrı ayrı ele almak gerekirse;
1) Uterus (Rahim) anatomik bozuklukları ve serviks (rahim ağzı) yetersizliği
Rahim ağzı yetersizliği özellikle gebeliğin 4. ve 6. ayları arasında rahim ağzının sancısız bir şekilde açılması ve gebelik zarlarının yırtılmasıyla fetusun (bebeğin) dışarı atılmasıyla ortaya çıkan durumdur. Tedavisi genellikle cerrahidir. Üçüncü ayın sonunda rahim ağzına usulüne uygun şekilde dikiş konulabilir (McDonald ve Shirodkar ameliyatları).
Uterusun yapısal bozuklukları ise myomlar, rahim içi yapışıklıklar (adezyonlar), rahim içinde bir bölmenin olması (Uterin septum), çift rahim (Uterus didelfis) ve diğer şekil bozukluklarıdır. Tekrarlayan gebelik kaybı olanlarda bu bozuklukların sıklığı %10-15′tir. Bu bozukluklar; ya damarlanmayı kötü yönde etkileyerek ya da uterus boşluğunun boyutlarını küçültüp değiştirerek, fetusun yerleşeceği bölgeyi uygunsuz hale getirmektedir. Bu anormalliklerin cerrahi olarak düzeltilmesi düşük oranlarını azaltmaktadır.
2) Endokrin (hormonal) bozukluklar
En sıklıkla üç tür bozukluk tekrarlayan gebelik kaybı nedeni olarak akla gelmektedir. Bunlar;
1) Diyabet (şeker hastalığı)
2) Tiroid bezi hastalıkları
3) Bir adet düzeni problemi olan “korpus luteum yetmezliği” dir.
Kontrol altındaki diyabet hastalığının düşük riskini arttırmadığı iyi bilinir. Yani gebe kalan bir diyabet hastasının kan şekeri iyi bir şekilde kontrol edilirse düşük ihtimali artmamaktadır.
Tiroid hastalığının gebelik kaybına neden olduğuna dair bilimsel kanıtlar yetersizdir. Bu nedenle tekrarlayan düşüğü olanlarda tiroid homonlarına bakılmasının şart olmadığı söylenmektedir.
Adet düzeniyle ilgili problemler çoğunlukla “ovulasyon” yani yumurtlamayla ilgili aksaklıklarda görülür. Özellikle gebeliğin devamı için gerekli olan “progesteron” hormonunun yetersizliğine yol açan bozuklukların tekrarlayan düşüklere neden olabileceği düşünülmektedir. Adet düzeni ile ilgili problemlerin nasıl oluyor da düşüğe sebep olabildiğini daha iyi anlamak için normal fizyolojiyi anlatmakta fayda bulunmaktadır. Yumurtlama olup yumurta atıldıktan sonra yumurtalıklarda kalan kalıntısal yapıya “Korpus luteum” veya renginden dolayı “sarı cisimcik” adı verilir. Korpus luteum’un görevi, döllenme sonrası gebeliğin devamını sağlamak amacıyla progesteron hormonunu üretmektir. Progesteron hormonunun görevi ise, yeni oluşan bir gebeliğin vücut tarafından reddedilerek atılmasını engellemektir. Progesteron hormonunun salgılanma süresi, gebeliğin oluşmadığı durumlarda Korpus luteum’un ömrü kadar, yani 14 gün olmasına rağmen gebeliğin oluştuğu durumlarda 3 aya kadar devam ederek daha sonrasında yerini plasentaya devreder.Korpus luteum, gebelik oluşmasına rağmen daha kısa zaman içinde yaşlanır ve görevini plasentaya devredemeden yok olursa bu durumda “Korpus luteum yetmezliği” nden bahsedilir ve gebelik düşükle sonuçlanır. Korpus luteum yetmezliğinin tanısı rahim iç zarından alınan biopsi (Endometrial biyopsi) ile konur. Korpus luteum yetmezliğinin tedavisi ise eksikliğin ortaya çıkmaya başladığı dönemde progesteron hormonun ilaçlarla yerine konmasıdır. Bu tedaviye genellikle gebeliğin ilk üç ayında devam edilir.
3) Enfeksiyonlar
Virüs ve bakterilerin neden olduğu enfeksiyonların gebelik kaybına neden olabileceği düşünülmektedir. Listeria monocytogenes, Toksoplasma türleri, Mycoplasma hominis, Ureaplasma urealiticum bu mikroorganizmalardan en sık görülenlerdir. Ne var ki bunların tek bir kez düşüğe neden olduğu bilindiği halde tekrarlayan düşük sebebi oldukları tam olarak kanıtlanamamıştır.
4) Kromozomal bozukluklar
Tekrarlayan düşüklerde çiftlerin %5′inde anne-babaya ait kromozomal bozukluk bulunmuştur. Bu sıklık genel toplumdakinden belirgin bir şekilde yüksektir. Anne ile babanın taşıyıcı olduğu ve hastalık oluşturmayan genetik problemleri, gebelikte aşikar hale geçerek yaşamla bağdaşmayan düşüklerle sonuçlanabilmektedir.Düşük tekrarını öngörmede çiftlerde genetik inceleme yapılması yardımcı olabilmektedir. Edinilen bulgular genetik danışmanlıkta dayanak oluşturmaktır. Düşük materyalinin kromozomal analizi de tedavi yönteminin başarısızlığı araştırılırken yararlı olmaktadır.
5) Otoimmün hastalıklar (Bağışıklık sistemi hastalıkları)
1980′li yıllarda araştırmacılar anti-fosfolipid antikoru denen, vücutta normalden sapma sonucunda oluşan, savunma sisteminin düzenlenmesinde etkili olan fakat tam olarak tanımlanamayan bir faktörün uyarısıyla yapılan oluşumların tekrarlayan düşük nedeni olabileceğini öne sürmüşlerdir. Bu maddeler ile fetus ölümü arasında net ilişkiler saptanmıştır. Bu maddelerin etki mekanizması; plasentanın yetersiz kanlanmasına yol açan damar bozuklukları oluşturmasıdır. Bu tür hastaların bebek sahibi olabilmeleri için steroid tedavisi, düşük doz aspirin tedavisi “antikoagulan (pıhtılaşma engelleyici)” denen heparin adlı bir maddeyle tedavisi gerekebilmektedir.
6) Çevresel ve diğer faktörler
Gebelik kaybı anne yaşıyla artmaktadır. 35 yaş üzeri kadınlarda genç kadınlara oranla normal gebelik ihtimali büyük ölçüde azalır. 40 yaşın üzerindeki kadınlarda düşük riski %50′ye yaklaşır. Kadınlar bu riskler konusunda eğitilmelidir. Kadınların işe başlamasının düşük riskini artırmadığı İskandinav ülkelerindeki çalışmalarda gösterilmiştir. Bununla birlikte hastaların çalıştıkları yerde gebeliği riske sokacak kimyasallarla karşılaşmadıklarından emin olmak gereklidir. Sigara ve alkol kullanımı düşük riskini artırmaktadır. Pasif sigara dumanının etkisi hakkında ise net bilgiler yoktur. Psikolojik faktörlerin incelenmesi zor olduğu için tekrarlayan düşük nedeni olup olmadıkları net değildir.
Tekrarlayan Gebelik Kaybı Olan Hastaların İzlemi
Düşük riski, düşük sayısı arttıkça artar. Üst üste 4 düşükten sonra tekrarlama riski %50′ye kadar yükselmektedir. Tekrarlayan gebelik kaybı olan hastayı ele alırken en önemli yaklaşım eğitim ve destektir.
Hastalar çoğunlukla herhangi bir bulgu olmasa da kaybın anne yaşıyla birlikte artacağı konusunda eğitilmeli, erken doğum ve dış gebelik gibi diğer gebelik komplikasyonlarının artmış riski altında olduklarını bilmelidirler. Sağlıklı bir gebeliğin zarar görmesinin zor olduğu ve normalde rahim kramplarının artmasına neden olan cinsel ilişki ve egzersiz gibi aktivitelerin sağlıklı bir gebeliği bozmayacağını söylemek yararlıdır. Genellikle 35 yaş altındaki kadınlarda üç düşükten, daha ileri yaştakilerdeyse iki düşükten sonra laboratuar çalışmaları yapılmalıdır. Bu laboratuar yükünü ve sağlık hizmetlerinin maliyetini belli oranda azaltmak içindir. Bununla birlikte bazen bir çift uzun bir zaman beklemek isterken bir başkası tüm araştırma programının ilk düşükten sonra uygulanmasını isteyebilir. Düşük yapan çiftler tam bir değerlendirme ile başarılı bir tedavi sonrasında gebe kalınca ilk üç ayda yoğun doktor desteğine ihtiyaç duyarlar.
Son yıllarda ortaya atılan “Trombofili” durumunda ise plasentaya giden kan akımı oluşan küçük tıkaçlar sayesinde düşmekte ve rahim içindeki bebek kaybedilmektedir. Bu durumun tespiti sonrası kanda pıhtılaşmayı önleyici bazı ilaçlar ve “metioninden fakir diyet” tavsiye edilmektedir. Tekrarlayan gebelik kayıpları ile karşılaşan aileler, bunun bir kader olmadığına inanmalıdır. Bu inançla ve sabırla doktoru ile işbirliği içinde gerekli önlemler alınmalıdır. Nedene yönelik tedavi sonrası, başarılı gebelik oranlarının çok yüksek olabileceği (%90) unutulmamalıdır. Yine, ultrasonografik olarak 8. gebelik haftasında kalp atımının saptanmasının düşük riski %3-5′elere düşmektedir.
Bütün araştırmalara karşın hastaların %50’sinde hiçbir faktör saptanamamaktadır. Bu hastalarda iki yol izlenebilir: Birincisi üç gebelik kaybından sonra %70 oranında doğuma kadar giden gebelik oluşabileceği göz önünde bulundurularak hastanın yeniden gebe kalmasının teşvik edilmesidir. İkinci yol ise hastanın tüp bebek uygulamasına alınması ve PGD yöntemi ile embriyoların genetiğine bakılarak sadece normal embriyoların rahim içerisine transfer edilmesidir. Ancak burada tartışılan sorunlar normal gebe kalabilen bir hastanın tüp bebek gibi zorlu ve stresli bir işleme tabi tutulması, hastanın gebe kalmasının garanti olmaması, gebe kalsa bile tekrar düşükle sonuçlanabilmesi ve işlemin ekonomik maliyetidir. Yapılan çalışmalarda tekrarlayan düşükleri olan hastalarda PGD uygulandığında devam eden gebelik oranının arttığı görülmüştür.
Hastanın tedavi yöntemine karar verirken unutulmaması gereken en önemli faktörler hastanın yaşı, düşük sayısı ve daha önce doğuma kadar giden gebeliğinin olup olmamasıdır.
Kaynak: http://www.etlikdogumevi.gov.tr/
Uzmanlar; anne adaylarını az pişmiş yumurtadan, deniz ürünlerine kadar pek çok besinden uzak durmaları için uyarıyor.
Anne adayları bebeklerini korumak amacıyla hamilelikte nelerin zararlı olup olmadığını bilmek isterler. Hamileyken kendi sağlığınıza dikkat etmek, bebeğinizi de korumanın en iyi yoludur. Hamilelik boyunca neler yiyebileceğiniz ve yiyemeyeceğiniz konusunda kendinizi çok sıkmayın. Başlangıçta size kocaman görünen ‘hamilelikteki yasaklar listesi’ aslında düşündüğünüz kadar korkutucu değildir. Pek çok yasak besinin zarar verme riski düşüktür ama siz yine de emniyetli olan yolu seçmelisiniz. İşte, hamilelikte beslenme konusunda dikkat etmeniz gerekenler…
Küflü ve pastörize edilmemiş sütten yapılan peynirler: Küflü ve pastörize edilmemiş sütten yapılan peynirler güvenilir değildir. Pastörize edilmemiş yumuşak peynirlerde; erken doğum, düşük ve doğum kusurlarına yol açan listeria (tehlikeli bir bakteri cinsi) bulunur. Pastörize sütten yapılmış her tür beyaz peynir, kaşar peyniri ya da diğer tür peynirler rahatlıkla yenebilir. Peynir iyi bir kalsiyum kaynağı olduğundan, hamileler için gereklidir. Bebeğinizin kemik ve diş gelişimine faydası olur.
Yumurta: Az pişmiş yumurta ve pişmemiş yumurta içeren mayonez gibi yiyecekler hamileyken tüketilmemeli. Çiğ ve az pişmiş yumurta, şiddetli besin zehirlenmesine neden olan salmonella’nın kaynağı olabilir. İyi pişmiş ya da katılaşana kadar kaynamış yumurtanın bir zararı olmaz. Güvenilir, mümkünse markalı yumurtalar alın ve iyice pişirdikten sonra yiyin.
Az pişmiş ya da çiğ et: Çiğ ya da az pişmiş et kesinlikle yenmemeli. Az pişmiş ve çiğ ette toksoplazma riski vardır. Toksoplazma, düşüğe ve doğum kusurlarına neden olabilir. Et ve tavukları, hiç pembelik kalmayana kadar pişirmelisiniz. Buzluktan çıkan etleri, iyice çözülmeden pişirmeyin.
Deniz ürünleri: Midye, istiridye, karides gibi çiğ ve az pişmiş kabuklu deniz ürünleri yenmemeli. Sushi de hamilelikte tüketilmemelidir. Çiğ deniz ürünleri salmonella nedeniyle zehirlenmeye neden olabilir. Aynı zamanda, campylobacter (hem hayvanlarda hem de insanlarda hastalık yapan bir bakteri) ve listeria da taşıyabilirler. Deniz ürünlerini, bakterilerinin ölmesini sağlamak için iyice pişirdikten sonra yiyebilirsiniz.
Balık: Konserve balıkları haftada iki kereden fazla yemeyin. Köpek balığı ve kılıç balığından da uzak durmalısınız. Bu balıklar cıva gibi ağır metaller içerebilir ve bunlar da bebeğinizin sinir sistemine zarar verebilir. Hamilelere özellikle; lüfer, palamut, levrek, sardalye, uskumru ve somon tavsiye edilir. Yeter ki, iyice pişmiş olsunlar.
kaynak: www.e-kolay.net/kadin